"Ne kadar detaylı planlarsan, kader sana daha sert vurur. (Anonim) "

NEDEN BEN DİYE SORMAYIN!

Aralık 28th, 2011

Hastalanınca “neden ben?” diye sormayın…
Wimbledon’un ilk zenci şampiyonu Arthur Ashe kan naklinden kaptığı AIDS’den ölüm döşeğindeydi…
Dünyanın her köşesindeki hayranlarından mektuplar yağmaktaydı. Bunlardan bir tanesi şöyle soruyordu:
- Tanrı böylesine kötü bir hastalık için neden seni seçti?
Arthur Ashe cevap verdi:
- Tüm dünyada 50 milyon çocuk tenis oynamaya başlar. 5 milyonu tenis oynamayı öğrenir. 500 bini profesyonel tenisçi olur, 50 bini yarışmalara girer, 5 bini büyük turnuvalara erişir, 50’si Wimbledon’a kadar gelir, 4′u yarı finale, 2’si finale kalır. Elimde sampiyonluk kupasını tutarken Tanrı’ya ‘Neden ben?’ diye hiç sormadım. Şimdi sancı çekerken, Tanrı’ya nasıl ‘Niye ben’ derim?
Mutluluk insanı tatlı yapar.
Başarı ışıltılı yapar.
Zorluklar güçlü,
Hüzün insanı insan yapar,
Yenilgi mütevazi…
Tanrı’ya asla ‘Neden ben?’ diye sormayın.
Ne olacaksa zaten olur…”

HAYATTAN KESİTLER

NE OLACAK BU ANTEP’İN EĞİTİM HALİ!

Aralık 26th, 2011

24 Aralık 2011 tarihinde Gaziantep’te önemli bir toplantı yapıldı.

25 Aralık Gaziantep’in kurtuluş gününün hemen öncesine denk gelmesi daha da önem katmıştı bu toplantıya.

Milli Eğitim Bakanı Sayın Ömer DİNÇER, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Sayın Fatma ŞAHİN de  toplantıdaydı.

Gaziantep Valisi, Milletvekilleri, Kaymakamlar, Belediye Başkanları, Oda Başkanları, Kamu Kurum ve Kuruluşlarının yöneticileri ve Gaziantepliler oradaydı.

Salonda sıcak ve güzel bir enerji vardı.

Toplantının konusu “eğitim”di.

Malum ya, Gaziantep eğitimde bir çıkmaza girmiş görünüyor.

Türkiye’deki genel başarı sıralamamız 60 ile 80. arasında değişmektedir.

Üzücü olan taraf da her geçen yıl sıralamadaki yerimiz daha da kötüleşiyor.

Hiç kimse bu gidişattan memnun değil tabi ki.

Daha birkaç ay önce göreve yeni başlayan Gaziantep Valisi Sayın Erdal ATA neredeyse bütün enerjisini eğitim konusuna ayırmış durumda.

Vali Bey’in bu iyi niyetli ve samimi çabası Gaziantep’te bir sinerji oluşturmuş durumda.

Her duyarlı Gaziantepli bir şeyler yapmak istiyor.

Derslik açığını kapatmak için maaşından 1000 TL veren de var, iki yıl içinde 5 tane okul yapacak olan da var.

Sekiz yıldır görev nedeniyle Gaziantep’teyim.

Gaziantep’in temel problemlerine karşı her zaman duyarlı olduğumu düşünürüm.

Beni çok rahatsız eden konuların başında tabiî ki eğitim de gelmektedir.

Eğitimin içinde gelen birisiyim.

Değişik Üniversitelerde on yıl kadar öğretim elemanı olarak çalıştım.

Bu konular üzerinde hala kafa yoran birisiyim.

Üç çocuğumu da Gaziantep’te okutuyorum.

Ayni zaman da iyi bir öğrenci velisiyim.

Söz hakkımın olduğunu düşünüyorum.

Önerilere geçmeden önce bir iki konuyu ısrarla belirtmek isterim.

Gaziantep’te her yıl ortalama 30.000 bebek dünyaya gelmektedir.

Bu rakam tek başına işimizin ne kadar zor ve önemli olduğunu göstermeye yeterli bence.

Nüfus artışına karşı çok köklü ve uzun vadeli projelerin devreye girmesi gerekmektedir.

Diğer bir konu da öğretmenlere yönelik araştırma ve analizler yapılması gerekliliğidir.

Bu konu için gerekiyorsa araştırma kuruluşlarından, üniversitelerden akademik destek alınabilir ve görülecektir ki temel problem sadece derslik açığı değildir.

Şimdi bu konuyla ilgili çorba da benim de tuzum olsun anlamında birkaç öneri sıralamak isterim;

  1. İl merkezindeki tüm liseler “okul öncesi eğitime ve ilköğretime” dönüştürülmeli.
  2. Şehrin dışında uygun arazilerde yüzlerce, hatta binlerce dersliklerden oluşan “kampus liseler” yapılmalı.
  3. Başta idareciler olmak üzere milli eğitimde ciddi bir “rotasyon” gerçekleştirilmeli.
  4. Yine başta idareciler olmak üzere milli eğitimde çalışanlar ciddi bir “pedagojik formasyondan” geçirilmeli.
  5. Okullarda çalışan diğer görevlilerin tümü hizmet içi eğitime tabi tutulmalı.
  6. “Servis Şoförlerine” sıkı bir denetim getirilmeli ve ciddi bir eğitimden geçirilmeli.
  7. “Okul servislerinde” rehberlik hizmeti verilmeli.
  8. Öğrenci aileleri eğitime dahil edilmeli ve “ailelere yönelik rehberlik hizmeti” verilmeli.
  9. Tüm öğrencilere yönelik “motivasyon” amaçlı eğitim verilmeli.

GAZİANTEP GÜNLÜĞÜ

DEPREMLE GELEN MESAJ!

Kasım 2nd, 2011

Hayat tüm akışıyla devam ederken insanlar kendilerini bazen öylesine kaptırıyorlar ki olup bitenlerden bihaber olabiliyorlar.

Çok farklı gündemler olsa bile insanlar kendi gündemlerinin içinde boğulup kalıyorlar.

Ama öyle gündemler var ki siz ne kadar kayıtsız kalsanız da bir süre sonra kendinizi gündemin tam ortasında buluyorsunuz.

Ne oluyoruz diye kendinizi sorgular dururuz.

Son iki ay içinde yaşananları hatırlamaya çalıştığımızda bunları görmek mümkündür.

BDP’ nin  yemin krizi, yeni anayasa çalışmaları, artan trafik kazaları, artan terör ve şehit haberleri ne oluyoruz dedirtti bizlere.

Biz bunlarla uğraşırken bir Pazar günü saat 13:45 civarında ajanslara düşen haber ilgimizi ilk başlarda pek çekmedi.

Dakikalar, saatler ilerlerken durumun vehameti ortaya çıkmaya başladı.

Başta Erciş olmak üzere, Van merkezde can kayıpları haberleri ekranlarda göründü.

Arkasından görüntüler de gelince durumun ciddiyeti ortaya çıktı.

Her zaman ki gibi ilk saatlerde müthiş bir telaş, müthiş bir bilgi kirliliği vardı.

Zamanla her şey yavaş yavaş düzelmeye başladı.

Devlet ve vatandaş, tüm ülke adeta seferber oldu.

İşin içinde Van olunca bu seferberlik farklı bir anlam kazandı.

Bu ülkenin sağ duyusuna her zaman hayran olmuşumdur.

Bu sağ duyu hiçbir zaman yanılmadı ve yanıltmadı.

Bolu depremi Van depreminden katlarca büyüktü ama memleket bu kadar duyarlı refleks göstermemişti.

Bolu’da ben böyle bir refleksi hatırlamıyorum.

Söylenenlere göre şu ana kadar gelen yardımlar Van il sınırlarında ikamet eden vatandaşlarımızın üç yıllık ihtiyaçlarını karşılayacak miktarlara ulaşmış.

Ki yardımlar hala artarak gelmeye devam ediyor.

Bu depremin terör ve şehit haberlerinin zirve yaptığı bir zamanda meydana gelmesi bu depreme farklı bir anlam da kazandırdı.

Bu yardımlar bu açıdan bir mesaj niteliğinde kabul edilmelidir.

Bu toprakların başka bir seçeneği yoktur.

Burada yaşayanların başka lüksü de yoktur.

Bu yardımlar vatandaşın duruma nasıl baktığının bir tescilidir.

Halkın bu duyarlılığı aslında bir başka mesajı da içeriyor.

Bu adeta bir “özür dileriz” mesajıdır.

“Bu güne kadar sizleri ihmal ettik, çok pardon, ancak her zaman yanınızda olduğumuzu bilmenizi isteriz”.

Devletin eline müthiş bir fırsat geçmiş oldu.

Van depremi vesile edilerek Doğu ve Güney Doğu Anadolu Bölgesini kapsayacak yeni bir hizmet atağına geçmesi gerek.

Bu güne kadar ihmal edilen hizmetlerin hiç zaman kaybedilmeden başlanması için bu deprem fırsat kabul edilmelidir.

Sadece devlet mi?

Hayır.

Herkes elini taşın altına koymalıdır.

Şimdi tam zamanı.

Bu zamanı altın fırsata çevirmek artık elimizde.

HAYATTAN KESİTLER

YAŞANILABİLİR GAZİANTEP

Eylül 21st, 2011

Bu günlerde tartışılan konu yaşanılabilir şehirler.

Ankara ilk sırada, Gaziantep’te 60. sıradaymış.

Ben çalışmanın detaylı şeklini görmüş değilim.

Bir dergi ulusal düzeyde kabul gören bazı kriterler belirlemiş ve bu kriterler üzerinden bir değerlendirme yapmış.

Ortaya 81 ilin sıralaması çıkmış.

Yani her bir il için ayrı ayrı kriterler belirlememiş.

Her il için aynı kriterleri uygulamış.

Pastayı üç dilime ayırırsak Gaziantep üçüncü dilimde, yani son dilimde yer almış.

Bu sonuç tabiî ki iyi bir sonuç değil.

Bunun üzerinde biraz düşünmek gerekiyor.

Biraz değil aslında, ciddi ciddi düşünmek gerekiyor.

Evvela bir hususu belirtmek isterim.

Gaziantep iyi rakamları rahat kullanıyor ama ayni tavrı kötü rakamlar için sergilemiyor.

Kötü bir rakam ortaya çıktığında ciddi düşünmek yerine hemen itiraz refleksiyle ortaya çıkıyor.

Gaziantep’i 60. yapan, 79, 80. yapan nedenler rakamlarda gizli.

Gaziantep’in olumlu rakamları gayet güzel, daha da güzel olacaklar.

Gaziantep’in bu potansiyeli, bu gücü var.

Olumlu rakamlara gösterilen reflekslerin olumsuz rakamlar ortaya çıkınca da gösterilmesi gerekiyor.

Hatta daha fazla refleksler gösterilmesi lazım.

Gaziantep’in olumsuz rakamlarla barışması, hatta bir adım ileri gidip özeleştiri yapması lazım.

60, 79, 80. sıralar üzerinde bir iki gün tartışıp konuyu orada bırakıp yolumuza hiçbir şey olmamış gibi devam ediyoruz.

Bu şehrin toplam nüfusunun %65’i 30 yaşın altındadır.

2007 yılında 0-4 yaş arası nüfusun toplam nüfus içindeki oranı %11.86 iken bu oran 2010 yılında %12.42’ye çıkmıştır.

Genç nüfus artmaya devam ediyor.

1990 yıllarda yaşanılan yoğun göç ile ortaya çıkan fotoğrafın iyi okunmadığını, dolayısıyla gerekli ve yeterli tedbirlerin alınmadığını düşünüyorum.

Gaziantep iline göç eden ailelerin karakteristik özelliklerine bakıldığında ortalama hane halklarının büyük olduğu görülecektir.

Gaziantep ilinin toplam nüfusunun %90’ı şehir merkezlerinde yaşıyor ama bu %90 nüfus “şehirli” hayatı yaşıyor mu?

Büyükşehir Belediyesi sınırları içindeki yapılaşmaların % kaçı şehir görüntüsünde?

Hava, çevre, görüntü ve gürültü kirliliğinde hangi durumdayız?

İnsanlar evlerine huzurla gidip huzurla oturabiliyorlar mı?

Gaziantep’in toplu taşıma ve trafik kültürü var mı?

Sahi niye Gaziantep’te ticari taksi kültürü oluşmamış?

Vakit bulursanız ara sıra dolmuşa ve özel halk otobüslerine binin.

Eğer binmediyseniz ne demek istediğimi anlayamazsınız.

Bir şehrin yaşanılabilir bir şehir olabilmesi için elin adamı bunlara bakıyor.

Gaziantep’in her alanda denetlemeye, eğitilmeye ve yönlendirilmeye ihtiyacı var.

Sanayimiz çok iyi, ihracatımız süper.

Baklavamız, kebabımız, lahmacunumuza laf eden zaten olmaz.

Ama insanın sosyal bir varlık olduğu unutulmamalı.

Bizler sanki Gaziantep’te insanın sosyal tarafını ihmal ettik.

Yaşanılabilir bir Gaziantep temennisiyle…..

GAZİANTEP GÜNLÜĞÜ

BİR DOÇENTLİK KOMEDİSİ!

Ağustos 25th, 2011

Üniversitede akademik kariyer yapmak en büyük hayalim idi.

Ders anlatmak, yeni bir şeyler öğrenmek, gençlerle beraber olmak en çok sevdiğim anlardı.

Bir dergide bir makalemin yayınlanması, bir yayınevinden bir kitabımın basılmasını hiç bir mutluluka değiştirmezdim.

Bunların hiçbirinin para ile değeri ölçülemezdi.

On yıl görev yaptığım üniversitede hep bunları yaşadım.

O on yıl benim hayatımın en güzel anlarıydı.

Ama hayat bu işte.

Her şey her zaman istediğiniz gibi gitmiyor.

Hayat bazen değil aslında her zaman sizi sürprizlerle karşılaştırıyor.

Değişik nedenlerden dolayı üniversiteden ayrılmak durumunda kaldım.

Daha doğru üniversiteden ayrılmak zorunda bırakıldım.

Doktoramı bitirdiğim yılda ÜAK’nın doçentlik için istemiş olduğu asgari kriterleri yerine getirmiş bir akademisyendim.

Bu halimle öğretim görevlisi olarak Doçentlik sınavına müraccat ettim.

Beş sıfır kaybetmeyi beklerken üç iki oy çokluğu ile başarısız oldum.

Bu sonuç benim için şerefli bir mağlubiyet idi.

Doktoradan sonra altı yıl bekletildim.

Hakkım olan Yardımcı Doççentlik kadromu vermediler.

Soruşturmalarla beni çok sevdiğim üniversiteden soğuttular.

Ve ayrıldım.

Yaklaşık sekiz senedir TÜİK Bölge Müdürlüğünde en iyisini yapmak için elimden gelen gayreti gösteriyorum.

Hayallerimin peşinden asla vazgeçmiyorum, vazgeçmeyeceğim.

TÜİK’te çok yoğun bir iş tempom var.

Bu yoğunluk arasında 2010 yılında tekrar doçentliğe müraccat ettim.

Sekiz yıl akademik ortamdan uzak kalınca açıkçası başvuru için tereddütlerim vardı.

Hayallerim için değerdi ve kararımı verip müracaat ettim.

Makul sayılabilecek bir jüri üyesi çıktı.

Hiç birini tanımıyordum ama tanıyanlar öyle söylüyordu.

Heyecan ile dosyalarımı hazırladım.

Çok ekstra zaman ayırdım.

Görüştüğüm büyüklerim benim yavaş yavaş sözlüye çalışmam gerektiğini söylüyorlardı.

Ama ben resmi sonuç ilan edilmeden bir hazırlık içine girmemin doğru olmayacağını düşünüyordum.

Gel zaman git zaman her geçen gün sabırsızlanıyordum.

ÜAK’nın sitesini günde en az beş altı kez kontrol ediyordum.

9 Ağustos 2011 tarihinde, müracaattan tam onsekiz ay sonra siteye girdiğimde 3/5 BAŞARILI sonucu ile karşılaştım.

29 Eylül 2011 tarihinde İstanbul Aydın Üniversitesi İİBF’de saat 10:00’da sözlü sınava çağrılıyordum.

Gayri ihtiyari kendi kendimi alkışladım.

Sonucu sevdiklerimle paylaştım.

Yüz yüze, telefon ile, mail ile sevincimi paylaştım.

Dostlarım az çok hayallerimi bildikleri için herkes bu sonuçtan en az benim kadar mutlu olmuştu.

Evet, benim için yeni bir süreç, yeni bir heyecan başlamıştı.

Artık ciddi ciddi hazırlıklara başlamam gerekiyordu.

Çünkü o beş kişilik jüri üyesinin karşısına eksiksiz çıkmam lazımdı.

İlk önce jüri üyelerinin akademik alanı ile ilgili tarama yaptım, onlarla ilgili epey akademik bilgi topladım.

İkinci olarak Jüri üyelerinin ilgi alanları ile ilgili olarak internet üzerinden onlarca kitap siparişi verdim.

Dört gün istanbulda konaklayacak şekilde gidiş-dönüş olmak üzere uçak biletlerimi aldım.

Konaklayacak yer için rezervasyon yaptım.

En sevdiğim dostlarımla alış verişe çıktım.

Kol düğmesinden çoraba kadar her şeyin içinde olduğu bir takım elbise aldım.

Herşey eksiksiz olmalıydı.

Bütün bunları sonuç açıklandıktan sonra 3-4 saat içinde yaptım.

Akşam eve gittiğimde kitaplığımın en alt raflarında yer alan tüm pazarlama kitaplarını çıkarttım.

Yavaş yavaş sayfaları çevirmeye başladım.

Taki 16 Ağustos 2011 tarihinde resmi yazı elime geçene kadar.

Zira kurum amirliği yapıyoruz ya.

Elimize bir evrak geldiğinde hemen şekli formata bakarız.

Üst yazı, ekler vesaire uyumlu mu değil mi diye?

Üst yazıda problem yoktu.

İnternette ilan edildiği gibi sonuç 3/5 olumlu ve 29 Eylül 2011 tarihinde İstanbulda sözlüye çağrılıyordum.

Ancak üst yazının eklerini incelediğimde bir tuhaflık gördüm.

Üst yazıda üç olumlu, iki olumsuz görüşten söz edilmesine karşın ekte yer alan beş adet kişisel rapordan üçü olumsuz, ikiside olumlu idi.

Garibime gitti ve bir akademisyen büyüğümü aradım.

O da çok garip olduğunu, buna benzer durumların daha öncede yaşandığını, hiç bir şey olmamış gibi sınavıma gidip girmem gerektiğini ifade etti.

Ama bu seçenek benim içimi rahatlatmadı.

YÖK’ten bir yönetici ile görüştüm.

Evraklarımı istedi, faksladım.

Yarım saat sonra bana döndüğünde işin aslı ortaya çıktı.

Bir hata olmuştu.

Üst yazının 2/5 başarısız olması gerekirken, sehven 3/5 başarılı yazılmıştı.

Yeni üst yazının yazılıp bir kaç gün içinde tarafıma ulaştırılacaktı.

YÖK veya ÜAK için konu bu kadar basitti.

“SEHVEN”!!!

……………………

Vücut kimyam alt üst olmuştu.

Üzerimden sanki kamyon geçmişti.

Bana bir haller olmuştu.

Titredim, titredim, titredim…

Sonra duruldum, kendime geldim.

En başta söyledim ya.

Hayat bu, yine yaptı yapacağını.

Ben bu hayatı zaten bunun için çok seviyorum.

Bu güne kadar o kadar çok sürprizler yaşadım ki, bundan sonra acaba hangi sürprizleri yaşayacağım diye o kadar meraklanıyorum ki?

Düşünür ne demiş?

“Her şey ya bizzatihi güzeldir, ya da neticeleri itibariyle güzeldir”

HAYATTAN KESİTLER

İSTATİSTİKLER YANLIŞ YAPTIRMAZ

Temmuz 28th, 2011

Elinizdeki doğru cetvel ile doğru çizgi çizmeniz sizin iyi niyetinize bağlıdır.

İyi niyetli iseniz elinizdeki cetvel eğri olsa dahi doğru çizgi çizmek için çaba gösterirsiniz.

İyi niyetli değilseniz elinizdeki cetvel doğru olsa da yanlış çizgi çizebilirsiniz.

Şöyle de ifade edilebilinir.

Herhangi bir konuda karar alacaksanız, bir konu ile ilgili politika üretecekseniz elinizde mutlaka bir veri olmalıdır.

Belki verinin olması da tek başına yetmez.

Verinin gerçek, doğru ve güvenilir olması gerekir.

Gerçek, doğru ve güvenilir veriyi kullanmadan doğru karar almanız, doğru politika üretmeniz, doğru adım atmanız mümkün değildir.

Bu teorik ve felsefi girişten sonra gelelim Gaziantep İline.

Gaziantep ili tartışmasız ülkemizin en anlamlı şehirlerinden bir tanesidir.

Bölgenin çekim alanı ve cazibe merkezidir.

Çok değişik dinamikleri olan örnek bir şehirdir.

Hiçbir şehirde olmayan gizemli bir tarafı vardır.

Her zaman kendi işini kendi görmeyi yeğlemiştir.

Ayakları yere sağlam basan bir ilimizdir.

Peki, bu şehirde her şey böyle güllük gülistanlık mıdır?

Elbette ki hayır.

Çözülmesi gereken hayati derecede  önemli problemleri vardır.

Bunların başında maalesef eğitim algısı gelmektedir.

Gaziantep ilimizin toplam nüfusunun %65’i 30 yaşın altındadır.

0-4 yaş arası nüfusun toplam nüfus içindeki oranı yıllar itibariyle artmaya devam etmektedir.

Bu iki müthiş rakam bile insanın uykusunu kaçırmaya yeterlidir.

Sadece bu iki rakam üzerinden Gaziantep aylarca tartışılabilinir.

Mevcut problemlerin satır aralarına bakıldığında bu iki rakamın yeteri derecede irdelenmediği görülecektir.

Bunun yanı sıra çok merak ediyorum?

Gaziantep ilinde çapı çok önemli değil, bir spor tesisine ortalama kaç kişi düşüyor?

Bu sorunun cevabı benim bu konuda ne demek istediğimi ortaya koyar.

Bu şehrin onlarca profesyonel ve amatör branşlarda spor takımı olmalı.

Bu şehrin onlarca profesyonel ve amatör branşlarda ulusal ve uluslararası derece yapabilen sporcusu ve spor takımı olmalı.

Bu şehrin en az toplam 100.000 öğrencisi olan üniversiteleri olmalı.

Bu şehrin eğitimde derece yapabilen yüzlerce öğrencisi olmalı.

Bir iki söz de göç üzerine.

Her problemin kaynağında göç’ün olduğu ifade ediliyor.

Son birkaç yılın resmi rakamlarını veriyorum.

2007-2008 döneminde Gaziantep 37.184 kişi göç alırken, 36.229 kişi göç vermiştir. Net göç rakamı; 955 kişi.

2008-2009 döneminde Gaziantep 36.075 kişi göç alırken, 34.125 kişi göç vermiştir. Net göç rakamı; 1950 kişi.

2009-2010 döneminde Gaziantep 40.380 kişi göç alırken, 36.327 kişi göç vermiştir. Net göç rakamı; 4053 kişi.

Net göç rakamlarında dönemler itibariyle küçük bir artış olsa da toplam nüfusu 1.700.000’in üzerinde olan bir şehir için bu rakam çok küçük kabul edilmelidir.

Gaziantep’in yaşadığı problemlerin kaynağını başka yerde aramak gerekiyor.

Tekrar en başa dönüyorum.

Doğru karar almak, doğru politika üretmek istiyorsanız elinizde gerçek veri olmalıdır.

Veri olmadan, veriyi doğru kullanmadan doğru karar alamazsınız, doğru politika üretemezsiniz.

Gaziantep problemlerine kalıcı çözüm bulmak istiyorsa verileri doğru kullanmak ve verilere göre hareket etmek durumundadır.

Gaziantep istatistiklere güvensin, onlar yanlış yaptırmazlar!…

Vesselam….

GAZİANTEP GÜNLÜĞÜ

BU BİR ÇAĞRIDIR: DÜĞÜNLERE EL ATIN LÜTFEN

Haziran 27th, 2011

En sonda söyleyeceğimi en başta söyleyerek söze başlamak istiyorum.

Eğer ciddi tedbirler alınmaz ise yarın, öbürsü gün bizi niye rahatsız ediyorsunuz diye çıkabilecek tartışmalarda cinayetler işlenirse hiç kimse şaşırmasın.

Bunu tahmin edebilmek için kahin olmaya gerek yok.

Bu ucube uygulamaya birilerinin dur demesi gerekiyor.

Gaziantep’in düğünlerinden söz ediyorum.

Allah hayırlı, uğurlu etsin.

Tabi ki her ailenin en mutlu anıdır evlatlarının mürüvvetlerini bir düğün ile görmek.

Buna hiç kimsenin itirazı yok, olamazda.

Ama her şeyin bir usul ve adabı vardır.

Usul ve adabına uygun ise bizlere hayırlı olsun demek düşer.

Usul ve adabına uygun değilse orada anarşi ve huzursuzluk başlar.

Malum Gaziantep’te düğün sezonu başladı.

Açıldı açılmasına da, bu sene her senekinden daha gürültülü, patırtılı başladı.

Önceki senelerde nispeten düzenli şehirleşmenin olduğu mahallelerde, 4-5 kattan yüksek evlerden oluşan mahalle aralarında pek düğün yapılmazdı.

Bu tür düğünler daha çok 1-2 katlı çarpık şehirleşmenin olduğu kenar mahallelerde yapılırdı.

Bu da genellikle kimseyi çok rahatsız etmediği için normal karşılanırdı.

Ancak bu gün durum çok değişmiş maalesef.

Adamlar hiç kimsenin rızasını almadan 7-8 katlı sitelerin boş buldukları alanına ne olduğu belirsiz orkestraları koyarak 1-2 gün devam eden, her gece saat 12’ye kadar yüksek ses düzeyi ile bangır bangır bağıran düğünleri çok rahat yapabiliyorlar.

Bırakın etraftaki apartmanları, 200-300 metre uzaktaki apartmanlarda oturan insanları bile rahatsız edebilecek ses düzeyi ile düğünler yapılıyor.

Orkestranın kurulduğu çevrede oturan yaşlı bir amca, yaşlı bir teyze, iki üç gün önce huzurla bebeğini dünyaya getiren bir anne, “senin sakin bir ortamda dinlenmen lazım” diye hastaneden yeni taburcu olmuş bir hasta veya kendi evinde huzurla oturmak isteyen herhangi bir insan olabilir.

Bunları kimin rahatsız ve huzursuz etmeye hakkı var?

Hangi kanunda böyle bir hak yazar?

Neden kimse buna ses çıkarmaz?

Marka şehir Gaziantep’in bu marka uygulamasının kesinlikle disipline edilmesi gerekiyor.

Gaziantep Ortak Akıl ile bir çok problemi çözdü, bunu da çözer.

Bir vatandaş olarak böyle bir hakkımın olduğunu düşünüyorum.

Peki neler yapılabilir?

Öncelikle apartman ve site aralarında her ne suretle olursa olsun düğün ve benzeri faaliyetler yasaklanmalı.

Bu tür organizasyonlar için Belediyelerimizin sosyal tesisleri veya uygun park alanları kullanılabilir.

Belediyelerimizin bunun için hızlı bir şekilde  alt yapıyı oluşturmaları gerekiyor.

Gaziantep her zaman farklı bir şehir olmuştur.

Eminim bunda da farklılığı gösterecektir, göstermesi gerekiyor.

Yoksa yazının en başında zikrettiğim derin huzursuzluk konusunda çok mütereddidim.

Lütfen bu çağrıya kulak verin.

Yapacağımız mutlaka bir şeyler var!

SAĞLIKLI VE HUZURLU BİR HAFTA DİLİYORUM…

GAZİANTEP GÜNLÜĞÜ, HAYATTAN KESİTLER

BİR LİDERİN DOĞUŞU: R. TAYYİP ERDOĞAN

Mart 24th, 2011

İnsanların hayatını anlatan kitapları hep merak etmişimdir.

Kitaplığımda bu tür kitaplar oldukça fazladır.

Bu konuda en son aldığım ve okuduğum kitap ta bununla ilgili.

“Sevginin Gücü’nü” okuduktan sonra Martin Luther Kingi daha iyi anladım.

“İki Darbe Arasında’yı”; okuduktan sonra İskender PALA’YI daha iyi anladım.

“Hayat Yolunda’yı”; okuduktan sonra Taha Akyol’unu, “Aşk’ı” okuduktan sonra  Mevlana’yı daha iyi anladım.

“Bir Liderin Doğuşu:R.Tayip ERDOĞANI” okuduktan sonra da Tayip ERDOĞAN’I çok daha iyi anladım.

Recep Tayip ERDOĞAN yıllardır gözlerimizin önünde.

Çoğu aile fertlerimizden, dostlarımızdan, arkadaşlarımızdan daha iyi tanıyoruz diye biliyordum.

Ne zaman ki bu kitabı okumayı bitirdim anladım ki aslında hiç de tanımıyormuşum.

Neler çekmiş neler?

20’li yaşlarından itibaren öyle bir hedefe kilitlenmiş ki, sanki o günlerden bu günleri görmüş.

Müthiş bir plan, müthiş bir azim, müthiş bir sabır, müthiş bir hazırlık.

Hiçbir tehdit, hiçbir engelleme, hiçbir karalama yolundan saptırmamış.

Aldığı cezalar, yattığı hapisler bile en ufak bir şekilde şevkini kırmamış.

Karşılaştığı her engel onu daha da hırslandırmış.

Çok iyi yol arkadaşları seçmiş.

Yol arkadaşları da onu mahcup etmemişler.

Kimlerle yola çıkmış ise bu gün hala çoğu yanında.

Hiçbiri diğerini mahcup etmemiş.

İçlerinde zerre kadar yapmacık bir şey yok.

Hepsi davaya hizmeti kutsal bir görev addetmişler.

Hepsi de insanı yüceltmeyi hayatlarının en merkezine koymuşlar.

Hepsi de memleketlerine sevdalanmışlar.

Bu aralar seçim öncesi işlerle meşgul bazıları.

Ak Partiden herkes milletvekili aday adayı.

Ak Parti hiç bu kadar talep edilmemişti.

Kimse kusura bakmasın ama bu kitabı okumayanların Ak Partiyi akıllarından bile geçirmemelerini öneririm.

Kitabı okuyanların da eğer kitabın içinden kendinden bir şeyler bulamıyorlarsa lütfen aday adaylıklarını tekrar gözden geçirsinler.

Çünkü kanaatimce bu davanın bir neferi olmak için insanın koskoca bir yüreğinin olması gerekiyor.

Eğer siz bu davada kendinize bir yer bulmuşsanız zaten çok şanlı biri olduğunuzu düşünebilirsiniz.

Böyle bir liderle, böyle bir siyasetçi ile, böyle bir insanla çalışmak ve onun yol arkadaşı olmak herkese nasip olacak bir şey değildir.

R.Tayip ERDOĞAN’I daha iyi anlamak istiyorsanız lütfen bu kitabı okuyunuz.

Tayip ERDOĞAN’I iyi anlamadan kazaran da olsa yol arkadaşı olursanız yarı yolda kalırsınız, onu bilesiniz.

HAYATTAN KESİTLER, POLİTİK PAZARLAMA

ŞEHİR VİRAN; YA ÇOCUKLAR?

Mart 4th, 2011

 

 “28 Şubat”’ dönemini yazıp çizmek bugünlerde pek bir moda. Uzunca bir süre gerçeklerden arıtılmış, suni vitrin süsü görüntüsünden öteye gidemeyen, futbol değimiyle; ofsayta düşerim endişesiyle topa koşmayan sözde demokratlar, bugün yağmur sonraları mantarlar gibi birer birer gün yüzüne çıkıyor. En başından beri zulme boyun eğmeden demokrasi ve adalet uğruna “adaplı haykırışlarını” sürdürenler ise, bugün geçmişe gururla bakıp; “benim davam haktır, hak yerini bulacaktır” diyor.
 
Dönemi en çarpıcı haliyle “hane içinde” yaşamış olan mağdurlar ise, yıllardır kapanmak bilmeyen yaralarının sarılacağı günün yaklaştığını görerek, ışığa kanat çırpan kelebekler gibi gökyüzüne tebessümle bakıyorlar.
 
Kimdir bu mağrur mağdurlar?
 

Yıllar boyu büyük bir kıvanç ve şerefle taşıdıkları üniformalarından, oğullarından ayrı tutmadıkları beylik tabancalarından, her bir ağacına ve taşına kokuları sinmiş peygamber ocağı kışlalarından, kendilerini yıllar sonra bile hayır ve hürmetle anan binlerce Mehmetçik evladından bir çırpıda fütursuzca koparılmış, bu vatanın yetiştirdiği güzide insanlardan bahsediyorum. 

Yirmi yılı aşkın hizmetlerinden sonra “er” olarak terhis edilen, mesnetsiz ve ne renk olduğu yıllardır çözülememiş bir “disiplinsizlik” yaftasıyla, sırf Allah’a inançları vatan ve milletine olan inançları kadar sarsılmaz olduğu için, yokluğa ve toplumsal izolasyona terk edilmiş; binlerce adam gibi adamdan bahsediyorum.
 
Babamdan, babalarınızdan, ağabey ve kardeşlerinizden bahsediyorum. 
 
28 Şubat’ın öncesinde ve sonrasında yaşananlar artık uzunca bir zamandır gün ışığında, halkın takdir-i huzurunda. Millet artık konuşulamaz denilenleri korkusuzca konuşuyor. Tabular birer birer yıkılırken, demokrasi ve adalet olgusu gün geçtikse sağlam temeller üzerinde yükselmeye başlıyor. Siyaset Bilimi’yle meşgul olanların yakından bileceği üzere Franz Kafka’nın devlet-yargı-vatandaş teorisindeki gibi kabuklar yavaş yavaş şeffaflaşıyor. Yıllardır psikolojik bir istibdat düzeni altında fikren ve cismen ezilen bu milletin “mağrur mağdurları”; artık toprak altına atılmış yüz binlerce çiçek tohumu gibi, neşv-ü nema bulup, demokrasi bahçelerindeki yerlerini alıyorlar. 
 
İzin verirseniz, bütün bu teknik detayları bir tarafa bırakmak ve olayın vahametini bütün gerçekliğiyle dem ve damarlarında yaşamış, küçük dünyalarında kopan fırtınalara yıllar boyu kahramanca göğüs germiş, “28 Şubat Çocukları” ndan bahsetmek istiyorum. 
 ***
Peki ya çocuklar?
Adı: Ordu’dan atılan adamın oğlu.
Soyadı: Ne önemi var ki?
“O gün” ü fotoğraflayıp beynimin baş köşesine koymuş kadar iyi hatırlıyorum. Kütahya’da bir sabah vakti. Evden simit almak için çıktığımda karşımda babamı gördüm. Her görev sonrasında eve dönüşü kadar heyecanlandığım başka bir duygu hatırlamıyorum. Babam Diyarbakır’a göreve gitmiş, eve yine sağ salim dönmüştü. Bir gariplik vardı bu sefer ama ne…? Yüzünde yine o aynı ciddiyet. İşte siyah yol çantası; kalın ve gizemli. Gözlükleri de yerindeydi üstelik. Buldum… Üniforması yoktu üzerinde. Hafta sonları bile bizimle vakit geçirmek yerine, sabah erkenden giyip kışlasının yolunu tuttuğu üniforması bu kez yoktu üzerinde…
 
Bir şeyler garipti, sezdim. Evin kapısına yaklaştığımızda henüz zili çalmadan açıldı kapı. Daha sabahın erken saatleri olmasına rağmen bütün ev halkı kapıda hazır kıta. Garipti bir şeyler, sezdim. Herkesin yüzünde aynı ifade, şaşkın, ağlamaklı, hazırlıklı, hazırlıksız. Hoş geldin derken dudakları titredi annemin, gözleri çakmak çakmak. Dedem, arkasında bir şeyler saklayan bir çocuk gibi ellerini arkasında kavuşturmuş, huzursuz. Anneannemin gözleri yerde, kaldırsa başını ağlayacak sanki. Bir şey sorsam dünya başıma yıkılacakmış gibi hissediyorum, beynimde infilak infilak üstüne. Salon’a geçiyor herkes, kimsede çıt ses yok. Dayanamayıp dedeme soruyorum, neler oluyor?
 
Sus, ses etme diyordu dedem, attılar babanı…
 
Sonra babam herkesi bir arada görünce konuşmaya başlıyor, mağdur ama mağrur:
 
 “Biz hiç bir zaman Hak’ın hatırından başkalarının hatırı için fedakarlık etmedik. Bize yapılan bu zulüm karşısında da sabredeceğiz, kadere iman bunu gerektirir. Bu evde hiç bir fert; ne devlete, ne de TSK’ ya BEDDUA ETMEYECEK. Ben onlar için her vakit namazında dua ediyorum, sizler de öyle yapın; ne olursa olsun ordu bizim ordumuz.”
 
Bak sen şu disiplinsiz adama!
 
Artık hiç bir şey eskisi gibi olmayacaktı, olmadı da. Maddi manevi çok zorluklar çektik, yıllarca ufacık yüreklerimizde çok kavgalar ettik belki ama asla beddua etmedik. 
 
Vatan haini olmadık, isyan edip dağa çıkmadık. Milletin hakkına tecavüz etmedik. Çalmadık, çırpmadık. Bize yapılan zulüm karşılığında koyun da olmadık serseri de! 
 
Daha çok çalıştık, azmettik, faturayı bütün bir millete kesmedik, kadere iman ettik.
 
Ben daha sonra Askeri Lise sınavlarını dereceyle geçtim, spor seçmelerinde ilk üç’e girerek mülakat aşamasına kalmaya hak kazandım. Dosyamda babamı gören Yarbay’ın bana sorduğu o ahlaksız sorular mahşer yerinde kendisine sorulmasın diye temenni ediyorum. 
Değerli okuyucu, 28 Şubat’ın canlı tanıkları olan biz ‘YAŞ’ çocukları, başımıza indirmek istedikleri “BALYOZ’U” yıllardır ufacık ellerimizle kavrayıp sırf aziz milletimizin manevi şahsı hatırına başımıza vurdurmadık. Hiç bir platformda aldatmadık, aldanmadık. Uzun lafın kısası Ey Millet’im; biz bu oyuna gelenlerden olmadık!
Varımızı yoğumuzu ortaya koyarak, büyük bir gayret ve bilinç ile babalarımızın mirası olan bu davayı devraldık. Bu dava; ne makam, ne rütbe, ne şan, ne de şöhret davasıdır. Bu dava; insaniyete layık bir şekilde yaşayıp, milletine ve insanlığa hizmette en önde giden neferler olmak davasıdır.
 
Talha Paksoy 
 
Marshall University 
Siyasal Bilimler Fakültesi
Siyasal Bilimler ve Uluslararası İlişkiler
 
WV, US
 
Tel: +1(304) 840 20 36
e-mail: paksoy@marshall.edu

HAYATTAN KESİTLER

DÜNYA DÜZELTİLEBİLİRMİ?

Şubat 23rd, 2011

Adam bir haftanın yorgunluğundan sonra Pazar sabahı kalktığında, bütün haftanın yorgunluğunu çıkarmak için eline gazetesini aldı ve bütün gün miskinlik yapıp evde oturacağını düşündü. Tam bunları düşünürken… Oğlu koşarak geldi ve parka ne zaman gideceklerini sordu. Baba oğluna söz vermişti. Bu hafta sonu onu parka götürecekti. Ama hiç dışarıya çıkmak istemediğinden bir bahane uydurması gerekiyordu.
Sonra gazetenin promosyon olarak dağıttığı dünya haritası gözüne ilişti. Önce dünya haritasını küçük parçalara ayırdı ve oğluna;

-“Eğer bu haritayı düzeltebilirsen seni parka götüreceğim.” Dedi ve sonra kendi kendine düşündü;

“Ohh bee kurtuldum….en iyi coğrafya profesörünü bile getirsen, bu haritayı akşama kadar düzeltemez”. Aradan 10 dakika geçince oğlu babasının yanına koşarak gelip dedi ki;

-“Baba haritayı düzelttim….artık parka gidebiliriz”. Adam önce inanmadı ve görmek istedi. Gördüğünde de hayretler içinde kaldı ve bunu nasıl yaptığını sordu. Çocuk şöyle cevap verdi;

-Bana verdiğin haritanın arkasında bir insan resmi vardı. İnsanı düzelttiğim zaman bütün dünya düzeldi.

 

HAYATTAN KESİTLER