| "Ne kadar detaylı planlarsan, kader sana daha sert vurur. (Anonim) " |
Amerika da ünlü bir avukatın kaybettiği tek dava:
Ünlü bir futbolcu karısını öldürmekle suçlanıyordu. Ama karısının cesedi ortada yoktu.
Futbolcu sanık sandalyesinde oturuyordu.
Kucak dolusu parayla tuttuğu avukatı jüriyi ikna etmeye uğraşıyordu:
“Sayın jüri üyeleri, müvekkilimin suçsuz olduğuna yürekten inanıyorum. Buna
az sonra sizler de inanacaksınız. Neden mi? Bakın, şimdi ona kadar sayacağım
ve müvekkilimin öldürdüğü iddia edilen karısı bu kapıdan içeri girecek…
1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10″
Bütün jüri kapıya döndü. Kimse girmedi içeri.
Avukat bir savunma dahisiydi, öldürücü hamlesini yaptı:
“Bakın, siz de kadının öldüğüne inanmıyorsunuz. Çünkü hepiniz içeri girecek
diye kapıya baktınız. İşte kararı buna göre vermenizi talep ediyorum.”
Ancak jüri ünlü futbolcuyu suçlu bulduğunu bildirdi ve dava bu şekilde sonuçlandı.
Mahkeme çıkışında avukat, jüri başkanına yaklaştı:
“10′a kadar saydığımda siz de diğer üyeler gibi kapıya baktığınız halde
neden böyle bir karara imza attınız?”
“Doğru” dedi jüri başkanı; “Ben de kapıya baktım, ama müvekkiliniz (KATİL) kapıya
bakmıyordu.”
En iyi analist, herkes bir noktaya bakarken, o noktaya yönelen bakışları izleyen kişidir.
GAZİANTEP YAŞLANIYOR!
Bir ülkenin veya bir şehrin geleceği ile ilgili yorum yapabilmek en önemli verilerden bir tanesi nüfus verileridir.
Bu verileri derinlemesine analiz ettiğiniz zaman sorunların kaynağını daha net tespit imkânına kavuşursunuz.
Onun için verileri doğru tespit etmek, onları doğru okumak ve buna göre politika üretmek gerekir.
Aksi takdirde verileri göz ardı ederseniz problemlerle yaşamaya devam edersiniz ve hiçbir probleme kalıcı çözüm bulamazsınız.
Gaziantep rakamlarına da böyle bakmak lazım diye düşünüyorum.
Son 20 yılın nüfus rakamlarını incelediğimizde karşımıza enteresan bir fotoğraf çıkıyor.
0- 4 yaş arası nüfusun miktarı yıllar itibariyle şu şekilde ortaya çıkmış;
1990 yılında 150.953, 2000 yılında 170.583, 2010 yılında 210.842, 2011 yılında 215.033’tür.
Her dönem veya her yıl düzenli olarak bir artış söz konusudur.
Yukarıda verilen yılların oransal oranlarına baktığımızda da şöyle bir fotoğraf ortaya çıkıyor.
0-4 yaş arası nüfusun toplam nüfus içindeki oranı;
1990 yılında %13.25, 2000 yılında %13.26, 2010 yılında % 12.42, 2011 yılında da %12.26’dır.
Oransal olarak da bir artış görünmektedir ancak 2011 yılında küçük bir azalma göze çarpmaktadır.
Yaş verilerini biraz daha detaylandırdığımızda daha ilginç bir durum ortaya çıkıyor.
2011 yılında Gaziantep ilinin toplam nüfusunun 41.535’i 1 yaşında, 42.393’ü 2 yaşında, 43.997’si 3 yaşında, 43897’si 4 yaşında ve 41.984’ü de 5 yaşındadır.
İlk üç yaşta artış sonraki yaşlarda bir azalma söz konusudur.
75 yaş üzerindeki nüfus rakamlarına baktığımızda da şunlara söylemek mümkündür.
1990 yılında 13.380, 2000 yılında 13.780, 2010 yılında 27.688, 2011 yılında da 29.110’dur.
75 yaş üzeri nüfusun oransal artış oranı 0-4 yaş arasındaki oransal artış oranından daha yüksek görünmektedir.
Zira 1990 yılında 75 yaş üzeri nüfusun toplam nüfus içindeki oranı % 1.07 iken, bu oran 2000 yılında % 1.09, 2010 yılında %1.37, 2011 yılında da %1.67 olarak gerçekleşmiştir.
Gaziantep ilinin genç nüfus miktarı artmaya devam ederken yaşlı nüfus oranı da hızla artmaktadır.
Bir bakıma Gaziantep yaşlanmaktadır.
Önümüzdeki yıllarda da bu trendin devam edeceği tahmin edilmektedir.
Gaziantep’in temel problemlerine kalıcı çözüm aranırken bu rakamların iyi irdelenmesi gerektiğini düşünüyorum.
ALLAH’IM AZ DAHA İSLAM’I 20 KURUŞA SATIYORDUM!
Londra’daki caminin yeni imamı şehre gitmek için hep aynı otobüse biniyor ve çoğu zaman aynı şoföre rastlıyormuş. Bir gün, bilet alırken şoför yanlışlıkla 20 “kuruş” fazla vermiş. İmam yanlışlığı oturunca, parasını sayınca fark etmiş. Kendi kendine düşünmüş “20 kuruşu geri versem mi şoföre?”… Ama içinden bir ses diyormuş ki “çok küçük bir para ve şoförün zaten umurunda dadeğil. Otobüs şirketine 20 kuruş ne fark eder?.. Bu parayı Allah’tan gelen bir hediye gibi düşünebilirim”
İneceği durağa gelince, imam kalkmış ve fikrini değiştirmiş, inmeden önce şoförün yanına gitmiş, 20 kuruşu geri vermiş ve demiş ki : “paranın üstünü fazla verdiniz.”
Şoför gülümsemiş ve demiş ki : “Siz camiinin yeni imamısınız değil mi? Aslında uzun zamandır sizi ziyaret etmek istiyordum caminizde, İslam’ı öğrenmek için ve bilerek size fazla para verdim nasıl tepki vereceğinizi görmek istedim.”
İmam inerken nerdeyse bacaklarını hissetmiyormuş, yere yığılacakmışçasına bir direğe tutunmuş ve kendine gelmeye çalışmış, gözlerinden yaşlar dökülerek gökyüzüne bakmış ve demiş ki:
“Allah’ım az daha İslam’ı 20 kuruşa satıyordum!”
GAZİANTEP GELECEĞE HAZIR(MI)
Gazianteplilerin çok güzel bir sloganı var.
Dünya’da Türkiye, Türkiye’de Gaziantep!
İddialı, estetik, kulağa hoş gelen bir slogan.
Son 15-20 yıl içerisinde Türkiye’nin belki de en çok gelişen, en çok büyüyen şehirlerinden birisidir Gaziantep.
Bu işin sırrı kurtuluş yıllarına kadar gider.
Kurtuluş mücadelesindeki “ruh” Gaziantep’i bu günlere kadar getirdi.
Bu ruh; Gaziantep’i geleceğe de taşıyacak.
Bunda hiç kuşku yok.
Ancak!
Evet, işte bu “ancak” kelimesini biraz açmak gerekiyor.
Çocukluğumun bir kısmı, iş hayatımın son dokuz yılı Gaziantep’te geçti.
“Ancak” deme hakkımın olduğunu düşünüyorum.
İlk önce Gaziantep ile ilgili birkaç tespit yapalım.
Stratejik konumu itibariyle çok çok önemli bir yere sahiptir.
Türkiye’nin en genç nüfusuna sahip, en dinamik şehirlerinden birisidir.
Toplam nüfusunun %65’i 30 yaşın altındadır.
Harika gelişen bir sanayisi vardır.
Bölgesinin adeta lokomotifi konumundadır.
Müthiş bir girişimci potansiyeline sahiptir.
Dayanışma ve ortak hareket etme kültürü son derece iyidir.
Dünya’ya örnek olabilecek muhteşem bir mutfağa sahiptir.
Tarihi zenginlikleriyle de ön plana çıkmaya başlamıştır.
Dünya’nın en büyük Mozaik müzesine sahiptir.
“Dünya’nın en büyük mozaik müzesi”!
Böyle bir müze, Dubai’de, Hindistan’da, Singapur’da olsaydı acaba nasıl yapılırdı?
Veya ABD’de, Almanya’da, Yunanistan’da olsaydı.
“Dünya’nın en büyüğü”.
Biz sanki burda algı eksikliği gösterdik.
Dünya’nın en büyüğü olmanın farkını, fark edemedik.
Dünya’nın en büyük mozaik müzesine tabi ki ziyaretçiler yoğun alaka gösterecektir.
Turistler gezer, bakar ve baktığı yerlerde güzel şeyler görmek isterler.
Gördükleri yerlerde tarihi dokuyu, mimari yapıyı ve estetiği önemserler.
Bir karar verilmiş, bu karardan artık dönüş yok artık.
Bundan sonra yapılacak olan mevcut konumunun güzelleştirilmesi olmalıdır.
İpekyolu, İstasyon alanı, Hacıbaba ve Karşıyakayı kapsayan geniş bir alanda yeni ve Dünyanın en büyük müzesine yakışır düzenlemelerin hayata geçirilmesidir.
Yoksa müzeye yazık edebiliriz!
Gaziantep’in tek problemi bu değildir tabi ki.
Eğitimde, sporda, sosyal hayatta daha yapılacak çok işler var.
Hep birlikte Gaziantep’i geleceğe hazırlamak zorundayız.
Kurtuluş mücadelesindeki “ruh” bunu gerektiriyor.
Bu “ruhu” kimse incitmek istemez herhalde.
ELAZIĞ BÖYLE FIKRA GÖRMEDİ
1960″lı yıllar, Elazığ Akıl hastanesinden 423 deli kaçar, Elazığın cadde ve sokaklarına dağılır. O zamanın ünlü doktoru Mutemet Bey hastanenin baş hekimidir.Doktor beye ne yapalım diye sorarlar.Mutemet Bey : “Bana bir düdük verin ve arkama yapışarak gelin.” der.
Doktor önde birkaç personeli arkasında tren-tren oynayarak Elazığı dolaşır. Bütün deliler bu kuyruğa girer vagon olur. Hastaneye geldiklerinde sayı 612 kişidir.
NEDEN BEN DİYE SORMAYIN!
Hastalanınca “neden ben?” diye sormayın…
Wimbledon’un ilk zenci şampiyonu Arthur Ashe kan naklinden kaptığı AIDS’den ölüm döşeğindeydi…
Dünyanın her köşesindeki hayranlarından mektuplar yağmaktaydı. Bunlardan bir tanesi şöyle soruyordu:
- Tanrı böylesine kötü bir hastalık için neden seni seçti?
Arthur Ashe cevap verdi:
- Tüm dünyada 50 milyon çocuk tenis oynamaya başlar.
5 milyonu tenis oynamayı öğrenir.
500 bini profesyonel tenisçi olur,
50 bini yarışmalara girer,
5 bini büyük turnuvalara erişir,
50’si Wimbledon’a kadar gelir,
4′u yarı finale, 2’si finale kalır.
Elimde sampiyonluk kupasını tutarken Tanrı’ya ‘Neden ben?’ diye hiç sormadım.
Şimdi sancı çekerken, Tanrı’ya nasıl ‘Niye ben’ derim?
Mutluluk insanı tatlı yapar.
Başarı ışıltılı yapar.
Zorluklar güçlü,
Hüzün insanı insan yapar,
Yenilgi mütevazi…
Tanrı’ya asla ‘Neden ben?’ diye sormayın.
Ne olacaksa zaten olur…”
NE OLACAK BU ANTEP’İN EĞİTİM HALİ!
24 Aralık 2011 tarihinde Gaziantep’te önemli bir toplantı yapıldı.
25 Aralık Gaziantep’in kurtuluş gününün hemen öncesine denk gelmesi daha da önem katmıştı bu toplantıya.
Milli Eğitim Bakanı Sayın Ömer DİNÇER, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Sayın Fatma ŞAHİN de toplantıdaydı.
Gaziantep Valisi, Milletvekilleri, Kaymakamlar, Belediye Başkanları, Oda Başkanları, Kamu Kurum ve Kuruluşlarının yöneticileri ve Gaziantepliler oradaydı.
Salonda sıcak ve güzel bir enerji vardı.
Toplantının konusu “eğitim”di.
Malum ya, Gaziantep eğitimde bir çıkmaza girmiş görünüyor.
Türkiye’deki genel başarı sıralamamız 60 ile 80. arasında değişmektedir.
Üzücü olan taraf da her geçen yıl sıralamadaki yerimiz daha da kötüleşiyor.
Hiç kimse bu gidişattan memnun değil tabi ki.
Daha birkaç ay önce göreve yeni başlayan Gaziantep Valisi Sayın Erdal ATA neredeyse bütün enerjisini eğitim konusuna ayırmış durumda.
Vali Bey’in bu iyi niyetli ve samimi çabası Gaziantep’te bir sinerji oluşturmuş durumda.
Her duyarlı Gaziantepli bir şeyler yapmak istiyor.
Derslik açığını kapatmak için maaşından 1000 TL veren de var, iki yıl içinde 5 tane okul yapacak olan da var.
Sekiz yıldır görev nedeniyle Gaziantep’teyim.
Gaziantep’in temel problemlerine karşı her zaman duyarlı olduğumu düşünürüm.
Beni çok rahatsız eden konuların başında tabiî ki eğitim de gelmektedir.
Eğitimin içinde gelen birisiyim.
Değişik Üniversitelerde on yıl kadar öğretim elemanı olarak çalıştım.
Bu konular üzerinde hala kafa yoran birisiyim.
Üç çocuğumu da Gaziantep’te okutuyorum.
Ayni zaman da iyi bir öğrenci velisiyim.
Söz hakkımın olduğunu düşünüyorum.
Önerilere geçmeden önce bir iki konuyu ısrarla belirtmek isterim.
Gaziantep’te her yıl ortalama 30.000 bebek dünyaya gelmektedir.
Bu rakam tek başına işimizin ne kadar zor ve önemli olduğunu göstermeye yeterli bence.
Nüfus artışına karşı çok köklü ve uzun vadeli projelerin devreye girmesi gerekmektedir.
Diğer bir konu da öğretmenlere yönelik araştırma ve analizler yapılması gerekliliğidir.
Bu konu için gerekiyorsa araştırma kuruluşlarından, üniversitelerden akademik destek alınabilir ve görülecektir ki temel problem sadece derslik açığı değildir.
Şimdi bu konuyla ilgili çorba da benim de tuzum olsun anlamında birkaç öneri sıralamak isterim;
- İl merkezindeki tüm liseler “okul öncesi eğitime ve ilköğretime” dönüştürülmeli.
- Şehrin dışında uygun arazilerde yüzlerce, hatta binlerce dersliklerden oluşan “kampus liseler” yapılmalı.
- Başta idareciler olmak üzere milli eğitimde ciddi bir “rotasyon” gerçekleştirilmeli.
- Yine başta idareciler olmak üzere milli eğitimde çalışanlar ciddi bir “pedagojik formasyondan” geçirilmeli.
- Okullarda çalışan diğer görevlilerin tümü hizmet içi eğitime tabi tutulmalı.
- “Servis Şoförlerine” sıkı bir denetim getirilmeli ve ciddi bir eğitimden geçirilmeli.
- “Okul servislerinde” rehberlik hizmeti verilmeli.
- Öğrenci aileleri eğitime dahil edilmeli ve “ailelere yönelik rehberlik hizmeti” verilmeli.
- Tüm öğrencilere yönelik “motivasyon” amaçlı eğitim verilmeli.
DEPREMLE GELEN MESAJ!
Hayat tüm akışıyla devam ederken insanlar kendilerini bazen öylesine kaptırıyorlar ki olup bitenlerden bihaber olabiliyorlar.
Çok farklı gündemler olsa bile insanlar kendi gündemlerinin içinde boğulup kalıyorlar.
Ama öyle gündemler var ki siz ne kadar kayıtsız kalsanız da bir süre sonra kendinizi gündemin tam ortasında buluyorsunuz.
Ne oluyoruz diye kendinizi sorgular dururuz.
Son iki ay içinde yaşananları hatırlamaya çalıştığımızda bunları görmek mümkündür.
BDP’ nin yemin krizi, yeni anayasa çalışmaları, artan trafik kazaları, artan terör ve şehit haberleri ne oluyoruz dedirtti bizlere.
Biz bunlarla uğraşırken bir Pazar günü saat 13:45 civarında ajanslara düşen haber ilgimizi ilk başlarda pek çekmedi.
Dakikalar, saatler ilerlerken durumun vehameti ortaya çıkmaya başladı.
Başta Erciş olmak üzere, Van merkezde can kayıpları haberleri ekranlarda göründü.
Arkasından görüntüler de gelince durumun ciddiyeti ortaya çıktı.
Her zaman ki gibi ilk saatlerde müthiş bir telaş, müthiş bir bilgi kirliliği vardı.
Zamanla her şey yavaş yavaş düzelmeye başladı.
Devlet ve vatandaş, tüm ülke adeta seferber oldu.
İşin içinde Van olunca bu seferberlik farklı bir anlam kazandı.
Bu ülkenin sağ duyusuna her zaman hayran olmuşumdur.
Bu sağ duyu hiçbir zaman yanılmadı ve yanıltmadı.
Bolu depremi Van depreminden katlarca büyüktü ama memleket bu kadar duyarlı refleks göstermemişti.
Bolu’da ben böyle bir refleksi hatırlamıyorum.
Söylenenlere göre şu ana kadar gelen yardımlar Van il sınırlarında ikamet eden vatandaşlarımızın üç yıllık ihtiyaçlarını karşılayacak miktarlara ulaşmış.
Ki yardımlar hala artarak gelmeye devam ediyor.
Bu depremin terör ve şehit haberlerinin zirve yaptığı bir zamanda meydana gelmesi bu depreme farklı bir anlam da kazandırdı.
Bu yardımlar bu açıdan bir mesaj niteliğinde kabul edilmelidir.
Bu toprakların başka bir seçeneği yoktur.
Burada yaşayanların başka lüksü de yoktur.
Bu yardımlar vatandaşın duruma nasıl baktığının bir tescilidir.
Halkın bu duyarlılığı aslında bir başka mesajı da içeriyor.
Bu adeta bir “özür dileriz” mesajıdır.
“Bu güne kadar sizleri ihmal ettik, çok pardon, ancak her zaman yanınızda olduğumuzu bilmenizi isteriz”.
Devletin eline müthiş bir fırsat geçmiş oldu.
Van depremi vesile edilerek Doğu ve Güney Doğu Anadolu Bölgesini kapsayacak yeni bir hizmet atağına geçmesi gerek.
Bu güne kadar ihmal edilen hizmetlerin hiç zaman kaybedilmeden başlanması için bu deprem fırsat kabul edilmelidir.
Sadece devlet mi?
Hayır.
Herkes elini taşın altına koymalıdır.
Şimdi tam zamanı.
Bu zamanı altın fırsata çevirmek artık elimizde.
YAŞANILABİLİR GAZİANTEP
Bu günlerde tartışılan konu yaşanılabilir şehirler.
Ankara ilk sırada, Gaziantep’te 60. sıradaymış.
Ben çalışmanın detaylı şeklini görmüş değilim.
Bir dergi ulusal düzeyde kabul gören bazı kriterler belirlemiş ve bu kriterler üzerinden bir değerlendirme yapmış.
Ortaya 81 ilin sıralaması çıkmış.
Yani her bir il için ayrı ayrı kriterler belirlememiş.
Her il için aynı kriterleri uygulamış.
Pastayı üç dilime ayırırsak Gaziantep üçüncü dilimde, yani son dilimde yer almış.
Bu sonuç tabiî ki iyi bir sonuç değil.
Bunun üzerinde biraz düşünmek gerekiyor.
Biraz değil aslında, ciddi ciddi düşünmek gerekiyor.
Evvela bir hususu belirtmek isterim.
Gaziantep iyi rakamları rahat kullanıyor ama ayni tavrı kötü rakamlar için sergilemiyor.
Kötü bir rakam ortaya çıktığında ciddi düşünmek yerine hemen itiraz refleksiyle ortaya çıkıyor.
Gaziantep’i 60. yapan, 79, 80. yapan nedenler rakamlarda gizli.
Gaziantep’in olumlu rakamları gayet güzel, daha da güzel olacaklar.
Gaziantep’in bu potansiyeli, bu gücü var.
Olumlu rakamlara gösterilen reflekslerin olumsuz rakamlar ortaya çıkınca da gösterilmesi gerekiyor.
Hatta daha fazla refleksler gösterilmesi lazım.
Gaziantep’in olumsuz rakamlarla barışması, hatta bir adım ileri gidip özeleştiri yapması lazım.
60, 79, 80. sıralar üzerinde bir iki gün tartışıp konuyu orada bırakıp yolumuza hiçbir şey olmamış gibi devam ediyoruz.
Bu şehrin toplam nüfusunun %65’i 30 yaşın altındadır.
2007 yılında 0-4 yaş arası nüfusun toplam nüfus içindeki oranı %11.86 iken bu oran 2010 yılında %12.42’ye çıkmıştır.
Genç nüfus artmaya devam ediyor.
1990 yıllarda yaşanılan yoğun göç ile ortaya çıkan fotoğrafın iyi okunmadığını, dolayısıyla gerekli ve yeterli tedbirlerin alınmadığını düşünüyorum.
Gaziantep iline göç eden ailelerin karakteristik özelliklerine bakıldığında ortalama hane halklarının büyük olduğu görülecektir.
Gaziantep ilinin toplam nüfusunun %90’ı şehir merkezlerinde yaşıyor ama bu %90 nüfus “şehirli” hayatı yaşıyor mu?
Büyükşehir Belediyesi sınırları içindeki yapılaşmaların % kaçı şehir görüntüsünde?
Hava, çevre, görüntü ve gürültü kirliliğinde hangi durumdayız?
İnsanlar evlerine huzurla gidip huzurla oturabiliyorlar mı?
Gaziantep’in toplu taşıma ve trafik kültürü var mı?
Sahi niye Gaziantep’te ticari taksi kültürü oluşmamış?
Vakit bulursanız ara sıra dolmuşa ve özel halk otobüslerine binin.
Eğer binmediyseniz ne demek istediğimi anlayamazsınız.
Bir şehrin yaşanılabilir bir şehir olabilmesi için elin adamı bunlara bakıyor.
Gaziantep’in her alanda denetlemeye, eğitilmeye ve yönlendirilmeye ihtiyacı var.
Sanayimiz çok iyi, ihracatımız süper.
Baklavamız, kebabımız, lahmacunumuza laf eden zaten olmaz.
Ama insanın sosyal bir varlık olduğu unutulmamalı.
Bizler sanki Gaziantep’te insanın sosyal tarafını ihmal ettik.
Yaşanılabilir bir Gaziantep temennisiyle…..
BİR DOÇENTLİK KOMEDİSİ!
Üniversitede akademik kariyer yapmak en büyük hayalim idi.
Ders anlatmak, yeni bir şeyler öğrenmek, gençlerle beraber olmak en çok sevdiğim anlardı.
Bir dergide bir makalemin yayınlanması, bir yayınevinden bir kitabımın basılmasını hiç bir mutluluka değiştirmezdim.
Bunların hiçbirinin para ile değeri ölçülemezdi.
On yıl görev yaptığım üniversitede hep bunları yaşadım.
O on yıl benim hayatımın en güzel anlarıydı.
Ama hayat bu işte.
Her şey her zaman istediğiniz gibi gitmiyor.
Hayat bazen değil aslında her zaman sizi sürprizlerle karşılaştırıyor.
Değişik nedenlerden dolayı üniversiteden ayrılmak durumunda kaldım.
Daha doğru üniversiteden ayrılmak zorunda bırakıldım.
Doktoramı bitirdiğim yılda ÜAK’nın doçentlik için istemiş olduğu asgari kriterleri yerine getirmiş bir akademisyendim.
Bu halimle öğretim görevlisi olarak Doçentlik sınavına müraccat ettim.
Beş sıfır kaybetmeyi beklerken üç iki oy çokluğu ile başarısız oldum.
Bu sonuç benim için şerefli bir mağlubiyet idi.
Doktoradan sonra altı yıl bekletildim.
Hakkım olan Yardımcı Doççentlik kadromu vermediler.
Soruşturmalarla beni çok sevdiğim üniversiteden soğuttular.
Ve ayrıldım.
Yaklaşık sekiz senedir TÜİK Bölge Müdürlüğünde en iyisini yapmak için elimden gelen gayreti gösteriyorum.
Hayallerimin peşinden asla vazgeçmiyorum, vazgeçmeyeceğim.
TÜİK’te çok yoğun bir iş tempom var.
Bu yoğunluk arasında 2010 yılında tekrar doçentliğe müraccat ettim.
Sekiz yıl akademik ortamdan uzak kalınca açıkçası başvuru için tereddütlerim vardı.
Hayallerim için değerdi ve kararımı verip müracaat ettim.
Makul sayılabilecek bir jüri üyesi çıktı.
Hiç birini tanımıyordum ama tanıyanlar öyle söylüyordu.
Heyecan ile dosyalarımı hazırladım.
Çok ekstra zaman ayırdım.
Görüştüğüm büyüklerim benim yavaş yavaş sözlüye çalışmam gerektiğini söylüyorlardı.
Ama ben resmi sonuç ilan edilmeden bir hazırlık içine girmemin doğru olmayacağını düşünüyordum.
Gel zaman git zaman her geçen gün sabırsızlanıyordum.
ÜAK’nın sitesini günde en az beş altı kez kontrol ediyordum.
9 Ağustos 2011 tarihinde, müracaattan tam onsekiz ay sonra siteye girdiğimde 3/5 BAŞARILI sonucu ile karşılaştım.
29 Eylül 2011 tarihinde İstanbul Aydın Üniversitesi İİBF’de saat 10:00’da sözlü sınava çağrılıyordum.
Gayri ihtiyari kendi kendimi alkışladım.
Sonucu sevdiklerimle paylaştım.
Yüz yüze, telefon ile, mail ile sevincimi paylaştım.
Dostlarım az çok hayallerimi bildikleri için herkes bu sonuçtan en az benim kadar mutlu olmuştu.
Evet, benim için yeni bir süreç, yeni bir heyecan başlamıştı.
Artık ciddi ciddi hazırlıklara başlamam gerekiyordu.
Çünkü o beş kişilik jüri üyesinin karşısına eksiksiz çıkmam lazımdı.
İlk önce jüri üyelerinin akademik alanı ile ilgili tarama yaptım, onlarla ilgili epey akademik bilgi topladım.
İkinci olarak Jüri üyelerinin ilgi alanları ile ilgili olarak internet üzerinden onlarca kitap siparişi verdim.
Dört gün istanbulda konaklayacak şekilde gidiş-dönüş olmak üzere uçak biletlerimi aldım.
Konaklayacak yer için rezervasyon yaptım.
En sevdiğim dostlarımla alış verişe çıktım.
Kol düğmesinden çoraba kadar her şeyin içinde olduğu bir takım elbise aldım.
Herşey eksiksiz olmalıydı.
Bütün bunları sonuç açıklandıktan sonra 3-4 saat içinde yaptım.
Akşam eve gittiğimde kitaplığımın en alt raflarında yer alan tüm pazarlama kitaplarını çıkarttım.
Yavaş yavaş sayfaları çevirmeye başladım.
Taki 16 Ağustos 2011 tarihinde resmi yazı elime geçene kadar.
Zira kurum amirliği yapıyoruz ya.
Elimize bir evrak geldiğinde hemen şekli formata bakarız.
Üst yazı, ekler vesaire uyumlu mu değil mi diye?
Üst yazıda problem yoktu.
İnternette ilan edildiği gibi sonuç 3/5 olumlu ve 29 Eylül 2011 tarihinde İstanbulda sözlüye çağrılıyordum.
Ancak üst yazının eklerini incelediğimde bir tuhaflık gördüm.
Üst yazıda üç olumlu, iki olumsuz görüşten söz edilmesine karşın ekte yer alan beş adet kişisel rapordan üçü olumsuz, ikiside olumlu idi.
Garibime gitti ve bir akademisyen büyüğümü aradım.
O da çok garip olduğunu, buna benzer durumların daha öncede yaşandığını, hiç bir şey olmamış gibi sınavıma gidip girmem gerektiğini ifade etti.
Ama bu seçenek benim içimi rahatlatmadı.
YÖK’ten bir yönetici ile görüştüm.
Evraklarımı istedi, faksladım.
Yarım saat sonra bana döndüğünde işin aslı ortaya çıktı.
Bir hata olmuştu.
Üst yazının 2/5 başarısız olması gerekirken, sehven 3/5 başarılı yazılmıştı.
Yeni üst yazının yazılıp bir kaç gün içinde tarafıma ulaştırılacaktı.
YÖK veya ÜAK için konu bu kadar basitti.
“SEHVEN”!!!
……………………
Vücut kimyam alt üst olmuştu.
Üzerimden sanki kamyon geçmişti.
Bana bir haller olmuştu.
Titredim, titredim, titredim…
Sonra duruldum, kendime geldim.
En başta söyledim ya.
Hayat bu, yine yaptı yapacağını.
Ben bu hayatı zaten bunun için çok seviyorum.
Bu güne kadar o kadar çok sürprizler yaşadım ki, bundan sonra acaba hangi sürprizleri yaşayacağım diye o kadar meraklanıyorum ki?
Düşünür ne demiş?
“Her şey ya bizzatihi güzeldir, ya da neticeleri itibariyle güzeldir”
Son Yorumlar